Selam size Tetristeki Uzun Çubuk bültenin değerli okuyucuları. Son sayıdan bu yana gelen 12 kişiye de ayrıca hoş geldiniz diyorum. Bir süredir tatil ve değişken iş koşullarının getirdiği bazı sorumluluklarla uğraştığım için bültene gereken öenmi gösteremedim. Özür dilerim. Her hafta yayınlamaya çalıştığım bülten ilk sayıda bahsettiğim “kafamın estiği zamanlarda” formatını bir türlü bırakmıyor. Sanırım kafamın esmesi de biraz dağınık. Bu dağınıklığın ilginç bir çekiciliği olduğu aşikar ama daha derli toplu yazılar ve bülten sayılarının sizlere “en azından” belirli bir düzende gelmesini çok önemsiyorum. Sadece bilin istedim.
Çok fazla şikayet ettiğimiz dönemler oluyor mu?! Ülkemiz şikayet edilmesi gereken durumları yaratma konusunda oldukça başarılı ama bahsettiğim şikayet etme halimiz daha bireysel. İş hayatından örnek vermem gerekirse etkimiz olamayan onlarca konuda şikayet ederken; etkileyebileceğimiz alanlardaki belirsizlik ve göstermemiz gereken büyük çabadan da inceden korkuyoruz. Fakat korktuğumuzu kendimize bile itiraf edemiyoruz. Çünkü bizler korkusuz ve mücadeleci cesur yürekleriz. Ve bu örtülü inkarlarımız şikayet seanslarına dönüşüyor. İçini dolduramadan, önünü arkasını hesaplamadan sağa sola yorum yapıyoruz. Bu sporda en sevdiğimiz branş ise “adam gömmece”. Başkasının eksikliğini, noksanlığını, kapasitesini yorumlamaktan geri duramıyoruz. Çünkü bizler insanlığın gelebileceği son notayken onlar aciz ve değersiz varlıklar.
İnsan beyni, harcadığı enerjiyi minimize etmeye programlı nörolojik bir makine gibi. Karşımıza çıkan değişkenlere karşı beynimiz bizi enerjimizi en düşük seviyede kullanmaya itecek yollara sevk ediyor. Değişim ve dönüşüm bir taraftan başarısızlık riski taşıdığı için bu yükü taşımaktansa kendimizi “yeterince iyi” olduğumuza ikna ediyoruz. (Bu arada değişim ve dönüşümle alakalı harika bir bülten sayısı yapmıştım. Bir de podcast bölümü çekmiştim. Bülten linkte, podcast aşağıda)
Yukarıda bahsettiğim ikna süreci de bizi “vasatlığın konforuna” sıkıştırıyor. Aslında bu durumu gayet insani içsel bir sığınak olarak görebiliriz. Binlerce yük altında ezilirken yeni bir yük, savaşlarımızda göğüs göğüse çarpışırken yeni bir cephe ya da kapasite aşımından sürekli donan ekranlarımıza yeni bir sekme oluşturmamak en doğal hakkımız. Üstelik etrafımız bizi sürekli “bilişsel düşük efor” formunda durmamız için uğraşan yapılarla dolu. Modern platform ekonomisi, sosyal mecralar, shortslar, reelsler ve davranışsal psikoloji verilerini kullanarak bizi sözde huzurlu bir durgunluğa sıkıştıran yapılar her saniye “vasatlığın konforunu” yaşamamıza adıyorlar o değerli varlıklarını. İçindeki tezat ise şu; sen otur ve bizi izle diyen kanallarda sürekli kalk ve harekete geç naraları atılmakta. Bu tezatlık kendimizi savunma moduna almaya, yapmamak için şikayet etmeye ve “olduğu kadar” düşüncesinin içine hapsolamaya yol açıyor. Böylece kişisel değişim dirençlerimiz sistemlerin sunduğu konfor araçlarıyla meşrulaşıyor. Biz ne kadar pasifleşirsek sistemler güçleniyor ve dirençlerimizi aşma irademiz de zayıflıyor.
Peki ne yapacağız?! Bu dirençlerden nasıl kurtulacağız?! Bir süredir “dirençlerimiz” konusunu çok düşünüyorum. Kendimizi ikna etme yeteneklerimize hayran biri olarak vasata ikna oluşumuza şaşırıyorum. Bence vasata ikna olmamalıyız. Ne evde, ne işte ne de siyasette vasata ikna olmak karda ölüm gibi bir şey. Tatlı bir uyku ve akabinde hiçlik. E o zaman kendi hayatımızın iplerini kendi ellerimize nasıl alacağız?! Burada bahsettiğim şey kişisel gelişim zırvalarının “kalk ve harekete geç, en iyisi sensin, başarırsın koçum” gazlamaları değil. Mikro değişiklikler yapmaktan bahsediyorum. Mesela sevgili dostum ve bu bültende de sıklıkla lafı geçen merak bülten sahibi Çağrı’nın alttaki videosuna bir göz gezdirin. Sahab kalkışımızın bile hayatımızı nasıl etkilediğini anlatıyor.
Aklıma gelen diğer yöntem de şikayetlerimize odaklanmak. Çünkü sinirlendiğimiz şeyler bize bizimle alakalı çok şey anlatıyor. Başka bir açıdan baksak ve dertlendiğimiz konuların asıl sebeplerine insek gelişmek için ilginç patikalar oluşturmaz mıyız?! Toplantıların uzunluğu ve verimsizliğinden şikayet eden biri zaman kaybından mı dertlidir yoksa karar alma ve işi yönetme süreçlerindeki yetersizliklerinden mi muzdariptir?! Belki de sorularımız cevaplarımızdır. Sorunlarımız da çözümlerimiz. Aşık Veysel’in “Derdim bana derman imiş bilmedim” dizleri gibi…
Bir sonraki sayıda görüşmek üzere…



